08 Mayıs 2020

EIF'2010 Uluslararası Enerji Kongresi Ankara'da Yapıldı

T.C Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın da desteği ile düzenlenen kongrenin açılışı; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, TBMM Enerji Komisyonu Başkanı Hasan Ali Çelik, EPDK Başkanı Hasan Köktaş, KKTC Ekonomi ve Enerji Baklanı Sunat Atun, Borusan Holding CEO'su Agah Uğur, Kongre Başkanı Prof. Dr. Volkan Ediger ve Global Enerji Derneği Başkanı Çiğdem Ş. Dilek tarafından yapıldı.

İki gün süren ve 17 oturumda kamu ve özel sektör temsilcileriyle üniversitelerden yetkililerin konuşmacı olarak katıldığı kongrenin bazı önemli oturum başlıkları şöyleydi: "Dünyada Yenilenebilir Enerjinin Geleceği ve Türkiye'nin 2023 Hedefi", "Enerji Verimliliğinde Mevzuat Sorunları ve Politikalar", "Yenilenebilir Enerjide Yatırım, Finansman ve Teşvikler", "Yenilenebilir Enerjide Güncel Mevzuat Sorunları", "Sanayide ve Binalarda Enerji Verimliliğinde Son Gelişmeler", "Enerji Üretiminde, İletiminde ve Dağıtımında Verimlilik", "Rüzgar Enerjisinde Bağlantı ve Lisans Problemleri", "Dünyada ve Türkiye'de Atıktan Enerji Üretimi" ve "Ulaşımda Enerji Verimliliği Artırılmasına Yönelik Çalışmalar" gibi...

Global Enerji Derneği Başkanı Çiğdem Ş.Dilek; "Enerji verimliği çalışmalarına gönülden destek veriyoruz"

Kongrenin açılışında konuşan Global Enerji Derneği Başkanı Çiğdem Ş.Dilek, Derneğin bir Sivil Toplum Kuruluşu olarak, enerjinin her alanında 5 yıldan beri faaliyette bulunduğunu anlattı. Bu yıl ki konferansın konusunu yenilenebilir enerjiler olarak belirlediklerini dile getiren Dilek şöyle konuştu: "Yenilenebilir enerjiler çevreci oluşları nedeniyle çok önemliler. Elbette petrol, doğalgaz gibi diğer enerji kaynakları da önemli ve vazgeçilmezdir ancak enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından da vazgeçilmez bir unsurdur. Gelişen Türkiye'de tüm kaynakları enerjiye çevirme gayreti içinde olmak ve bunun için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek önem arz ediyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının devreye sokulması arz güvenliği açısından ne kadar elzemse, herkesin mutabık kaldığı çevrenin korunması açısından da elzemdir. Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları açısından da son derece zengin bir ülke, bu kaynaklardan maksimum yararlanmak için elbette gerekli yasal çalışmaların yapılması gerekiyor. Elbette enerjiyi üretmek kadar enerjiyi verimli kullanmak da önemli. İklim değişikliği ile mücadelede enerjiyi verimli kullanmak son derece önemli. Dernek olarak enerji verimliği ile ilgili çalışmalara gönülden destek veriyoruz. Hatta bu konuda da sosyal sorumluluk projeleri kapsamında da çalışmalarımızın olduğunu burada vurgulamak istiyorum. Gerek bireyler olarak gerek devletler olarak daha yaşanabilir bir dünya için çevreye karşı sorumluyuz. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir çevre bırakmak için hepimize düşen görevler var. Bu kapsamda organize ettiğimiz kongremizin gerçekleştirilmesinde katkısı olan herkese çok teşekkür ediyorum".

Kongre Başkanı Prof. Dr. Volkan Ediger; "Son 3 yılda tükettiğimiz enerjinin % 73'ünü dışarıdan satın aldık"

Türkiye'nin enerjide fazlasıyla dışa bağımlı bir ülke haline geldiğini ve son 3 yılda ortalama olarak tükettiğimiz enerjinin % 73'ünü dışarıdan satın almak zorunda kaldığımızı belirten Kongre Başkanı Prof. Dr. Volkan Ediger de açılışta yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Yerli kaynaklardan ürettiğimiz enerjide, son yıllarda biraz artış olmasına rağmen sadece % 27 dolayında kalmıştır. Başka bir deyişle ülkemiz enerjide 4'te 3 oranında dışarıya bağımlı bir ülke konumundadır. Bu rakam, enerjide dışa bağımlılık için gerçekten çok büyük bir rakamdır. Genellikle %50 olarak kabul edilen makul sınır, ülkemizde uzun yıllardır çok aşılmıştır. Fosil yakıtlardan petrol, doğalgaz ve taşkömürü gibi yakıtlar için bu oran %90ları çoktan aşmış bulunmaktadır. Bununla paralel olarak enerji ithalatına bütçeden ayrılan kaynak da hızla büyümekte ve 50 milyar Dolar'a yaklaşmaktadır. Petrol fiyatları özellikle 1998 yılından sonra giderek yükselmiş, enerji faturamız da buna paralel olarak artmıştır. Dolayısıyla bu koşullar altında enerji sistemimizin sürdürülebilir olması beklenemez. Hızla artan ve kalkınmışlık düzeyine bağlı olarak belli bir süre daha artması beklenen enerji talebimiz ile enerji arzımız arasındaki bu açıklığın mutlaka çeşitli yöntemlerle kapatılması gerekir. Bunun için öncelikle enerji yoğunluğu, yani ekonominin üretim için harcadığı toplam enerji miktarında düşüş sağlama zorunluluğu geliyor. Bu da ancak enerji verimliliğini artırarak ve ekonomide yapısal değişikliklerle enerji yoğun sektörlerden enerji daha az yoğun sektörlere geçiş sağlanarak yapılabilir. Öte yandan yerli kaynaklarımızdan linyit konusunda da daha fazla yararlanmamız gerekir. Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin temiz kömür teknolojilerine ne kadar önem verdikleri biliyoruz. İçinde bulunduğunuz yoğun jeopolitik durum gereği kömürün daha fazla önem kazanacağını dikkate alarak, temiz kömür teknolojileri üzerinde durulmalıdır. Bu söylediğim kömür ve doğalgaz için de fazlasıyla geçerlidir. Yenilenebilir enerjilerde bilindiği gibi önemi her geçen gün artmaktadır. İçinde bulunduğumuz günler, düşük karbon ekonomisi adına verilen mücadelelerin olduğu günlerdir. Mevcut paradigmalarda çok ciddi değişiklikler yapılmakta, sürdürülebilirlik artık ekonomide yeni bir dünya düzenin gereği olarak algılanmaktadır. Sürdürülebilir enerji gelişiminin bütünüyle sağlandığı bir yeni enerji çağında ülkemiz de hak ettiği yeri almalıdır. Bu kongrenin de ülkemiz enerji güvenliğinin sağlanması için katkı sağlamasını ümit ediyorum". 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız; "Ülkemiz enerji tüketiminin % 30'nu yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamamız gerekiyor"

Kongre'nin açılışında herkesin ne söyleyeceğini merakla beklediği Bakan Taner Yıldız Türkiye enerji sektörünün 2010 yılını değerlendirdi ve halen birincil enerji kaynakları durumunda olan petrol ve doğalgaz konusunda gelecek vizyonları hakkında açıklamalarda bulundu. Bakan Yıldız özetle şunları söyledi: "Dünyada 2050 yılına kadar, birincil enerji kaynakları olan doğalgaz ve petrolün toplam tüketim miktarlarının % 50'sine karşılık gelecek şekilde ön planda olduğunu görüyoruz. Demek ki bizler bir yandan bunun tedarikiyle ilgili çalışmalar yapacağız, diğer yandan da bunların yerli kaynaklar haline gelebilmesiyle alakalı çalışmalar yapmamız gerekiyor. Yakın zamanda Irak politikamız açısından da enerji politikalarımızı geliştirebilmek açısından da önemli bir gelişme oldu. Bizim Kuzey Irak'ta merkezi hükümetin hassasiyetlerine nezaket göstererek, sahalar oluşturabilmek adına uzun süreden beri yapmakta olduğumuz çalışmalar sonuç verdi. Şimdiye kadar bildiğiniz gibi, Gazprom'la, Çinli firmalarla yaptığımız konsorsiyumlar vardı. Ama dün (20 Ekim 2010) özellikle Mansuriye, Siba ve Akkas bölgelerinde üç bölgede doğal gaz sahalarının ihalesi yapıldı. Bu üç sahanın ikisini TPAO'nun önderlik ettiği konsorsiyumlar kazandı. Bu şu demek: Oradaki yaklaşık 100 milyar metreküp gazın çıkartılması, operatör olarak orada bulunulması TPAO açısından hedeflerine çok uygun bir sonuç. Ama bunun kadar önemli bir husus daha var. Yurtdışı operasyonlarında mesela Libya'da ilk vurduğumuz altı kuyunun hepsinden petrol çıktı. Azerbaycan'da yürüttüğümüz diğer projeler var. Irak'ta dünkü kazanılan ihalelerle beraber, oraya yaklaşık 3.2 milyar Dolar'lık bir yatırım yapacağız. Oradan kazandığımız paralarla ve yaptığımız bir kısım gaz angajmanlarıyla beraber, onların yerli kaynaklar haline dönüşmesini sağlayacak, içerde arama faaliyetlerini artıracak kaynaklar oluşturmuş olacağız. Yani bizim dünyanın çeşitli yerlerindeki üçüncü ülkelerde yaptığımız operasyonların aslında yerli kaynaklara tahvil edilebilecek önemli bir hedefin parçası olduğunu bilmemiz lazım.

Bir yandan da yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçiriyoruz. Ülkenin tüketimi olan 207 milyar kWsaat'in % 27'sini biz yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılıyoruz. Bu oranın Türkiye'nin büyüyen hızıyla beraber en az % 30'larda olmasını sağlamamız gerekiyor. Dünya büyüyor, Avrupa'da global krize rağmen kıpırdanmalar başladı, ama Türkiye dünyanın ortalama büyüme hızından daha fazla büyüyor. O yüzden bizler büyüyen, değişen, dönüşen, serbestleşen enerji sektörünün yanıbaşında büyümeyle beraber bu değişimi yönetmek zorundayız.

Bildiğiniz gibi, içinde bulunduğumuz 2010 yılında 13 milyar Dolar'lık özelleştirme geliri oluştu. Bunun yılsonunda en az 14 milyar Dolar'a çıkması bekleniyor. Bir yandan bunların finansmanı, bir yandan çıkacağımız üretim şirketlerinin özelleşmesiyle alakalı finansman, bunlardan ayrı olarak da Türkiye'nin büyüme hızını karşılayıp arz güvenliğini sağlayabilecek, enerji büyümesine karşılık gelecek olan 5.5 milyar Dolar'lık yatırım... Bütün bunları hesap ettiğinizde aslında gerek finansmanları, gerekse teknolojileri plase edilmeyi bekleyen birçok ülke rahatlıkla tercihini Türkiye'den yana kullanabilecek. O açıdan ben Türkiye'nin gün geçtikçe çevreye daha saygılı, daha aktif bir rol alarak bütün bunları gerçekleştirecek kabiliyet ve kapasitede olduğunu, en son referandumla teyit edilmiş bir siyasi istikrarla beraber bunu yapabilecek durumda olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı olarak, dün itibarıyla (20 Ekim 2010) en son geldiğimiz durum, EPDK tarafından 31 bin 555 MW'lık, 698 adetlik bir proje portföyü, hem EİE'nin, hem de TEİAŞ'ın görüşlerine sunulmuştur. Bunun 41 tanesi tekli proje olup yaklaşık 1441 MW civarındadır ve bunların lisanslanmasıyla alakalı EPDK'nın önünde de bir engel kalmamıştır. Dolayısıyla özel sektör de adresleri belli olan bir aktör haline gelecektir. Bundan sonra 12 bin 171 MW'lık da 265 tane proje santral sahaları açısından ve diğer bir kısım parametreler açısından çoklu müracaat haline gelmiştir ve bunlarla alakalı olarak da EİE Genel Müdürlüğü görüşlerini vermiştir. Bunun toplam miktarı 4272 MW'tır. Bu da adreslenmeyi bekleyecek bir yarışma sürecine girecektir. Bütün bunları şunun için söylüyorum: Sonuçta artık kamu topu bir nebze özel sektörün ayağına atacaktır ve şimdiye kadar yaklaşık üç yıldan beri devam eden ve kamu adına bir zaafiyet haline gelen bu durum, biraz kıra döke, hukuki zemine- sınırlara çok dalmaksızın adreslemelerine geçecektir. Çünkü önceki toplantılarda da söylediğim üzere, bizim temel kriterlerimizin aksine bir seyir izlenmiştir. Biz özel sektörü nasıl sistemin içerisine entegre edeceğimizle alakalı kriterleri belirlerken rüzgarda nasıl elimine edeceğimizle alakalı kriterler ortaya konmak zorunda kalınmıştır. Çünkü 1 Kasım 2007'de, dünyadaki kurulu gücü 204 ülkede toplam 80 bin MW olan rüzgar santraline eş miktarda Türkiye?de müracaat olmuştur. Bunun gerçekleşme imkanı takdir edersiniz ki yoktur, ama nasıl elimine edeceğimizle alakalı kriterler ne yazık ki bizlere düşmüştür. Bu bir paradokstur ve bunun çözülmesiyle alakalı sistemi geliştirmek de aynı şekilde EPDK ve diğer arkadaşlarla beraber bize düşmüştür.

Biz enerji vizyonumuzu bu kadar açık ve net ortaya koymuşken önümüzdeki haftalarda ETKB kanun tekliflerini, tasarılarını artık ilgili komisyonlar marifetiyle Genel Kurul'da sırasını almış bulunan bir hale getirmiştir ve YEK Kanunu'nun son hali artık biçimlenecektir. Biraz gecikme olmuştur ama bu gecikme ETKB'den kaynaklanmamıştır. TBMM Genel Kurulu'nda özellikle siyasal arenadaki hareketlilik kanun teklifini en son bu hale getirmiştir. Ama siyasi istikrarla beraber bunları geliştirebilir olmak da önemlidir.

Türkiye büyüme hızına karşılık gelebilecek olan yaklaşık MW miktarı 3500-4000 olmak zorundadır ki, arz güvenliğiyle ilgili önümüzdeki yıllara Türkiye daha rahat girebilsin... 3300 MW da 2009 yılı içerisinde görüyoruz. Biz geçen haftalarda Samsun'da bir doğal gaz santralinin açılışını yaptık. Sonra irili ufaklı açılışlara katıldık. Bu hafta sonu Bandırma'da yine bir doğal gaz santrali devreye girecek, önemli bir güç. Türkiye kurulu gücünün 40'ta birine karşılık gelebilecek bir santral olacaktır. Bütün bunların hepsi itibarıyla baktığımızda 2015 yılından daha önce arz güvenliğiyle alakalı bir problemi gündeme taşımak doğru olmaz diyorum. Hazine'nin ve EPDK'nın bize getirdiği rakamlar itibarıyla ve bizim yaptığımız hesaplamalar da bunu gösteriyor.

Global kriz Türkiye'yi özellikle enerji sektöründe bir rehavete sürüklememiştir. Yatırımlar olanca hızıyla devam etmek durumundadır, kamu özel sektörün önündeki engelleri kaldırmak durumundadır. Bir kısım problemler vardır ve bunlar teker teker giderilmektedir. Her kongrede açıkça söylüyorum: Problem varsa, bizim bilgimizin olması lazım ve bunların gidermek de bizim boynumuzun borcudur.

Türkiye dünyadaki ilk 16 ekonomi arasındadır. Enerjideki büyüme rakamları itibarıyla ilk 12 arasında ve bizim yaptığımız kurulu güç rakamları itibarıyla baktığımızda da şu anda Avrupa'da 6. sıradadır. Ama bu büyüme rakamlarıyla devam etmesi halinde Avrupa'da ilk üç arasına girme durumundayız. Yani Türkiye daha hızlı büyüyor ve bunu hep beraber yönetmek zorundayız. Önemli bir farklılık daha var: 8-10 yıl önceki rakamlara göre enerji sektörünün kamu finansmanından, bütçesinden aldığı pay, özellikle 2011 yılı bütçesi itibarıyla baktığımızda en düşük bütçeye sahip paydır. Bu durum özel sektörün sisteme nasıl entegre edildiğinin en açık kanıtıdır, göstergesidir. Özel sektör eliyle büyümenin nasıl sağlandığına çok somut bir örnektir. Aynı zamanda enerji sektörü kapladığı alan ve hacim itibarıyla kamu finansmanından çekiliyorsa, onun yerine sosyal projelerin, milli eğitimin daha çok bütçelendiği bir yapıya gidilmektedir. O zaman enerji sektörü aynı zamanda kamuda kapladığı alanı daha da daraltarak daha geniş kesimlere, daha farklı sektörlere yer açmaktadır. Bu açıdan da enerji sektörünün liberalleşmesiyle alakalı çok önemli bir pozisyon gelişmiştir".

Dünya Bankası Türkiye Operasyonlar Direktörü Florian Fichtl: "Daha yüksek ve daha uzun alım garantilerine ihtiyaç var!"

Dünya Bankası Türkiye Operasyonlar Direktörü Florian Fichtl, gündemde olan Yenilenebilir Enerji Kanunu değişikliğinin, Türkiye'nin yenilenebilir potansiyelini daha büyük ölçüde değerlendirebilmesi bakımından hayati öneme sahip olduğunu söyledi.

Kongre'de "Yenilenebilir Enerjide Yatırım, Finansman ve Teşvikler" başlıklı oturumda konuşan Florian Fichtl, YEK değişikliği ile etkinleştirilmesi amaçlanan biyokütle ve güneş enerjisinin daha yüksek ve daha uzun alım garantilerine ihtiyaç duyan teknolojiler olduğunu belirterek şöyle konuştu: "Türkiye'de yenilenebilir enerji çok önemli bir politika konusu olarak gündemde yerini uzun süre koruyacak. Ancak bununla ilgili üç sorun vardır: TEİAŞ'ın mali kapasitesinin güçlendirilmesi ve işletim kapasitesinin artırılması gerekmektedir. Buna ek olarak YEK Kanunu'nda yapılacak değişiklik hızlı bir biçimde gündeme alınmalıdır. Rüzgâr enerjisi alanında birçok yeni projenin yürürlüğe konduğunu görüyoruz. 2023 yılına kadar bu alandaki kapasitenin 30 bin MW'a çıkarılabilmesinin tek şartı var: Elektrik iletim sistemini kontrol eden TEİAŞ şirketinin desentralize edilmesi... Ve özellikle rüzgâr ve güneş enerjisi alanındaki yenilenebilir enerji stratejisinin hızlı ve etkili bir biçimde yürürlüğe konması gerekmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili sorunların çözülmesi, enerji etkinlik ve arz güvenliği bakımından da hayati öneme sahiptir. Bu konu, çevresel kaygıların giderilmesi ve iklim değişikliğiyle ilgili ortaya çıkacak faydaların yanı sıra, hem iş açısından, hem ekonomik kalkınma açısından ve en önemlisi de istihdam yaratma açısından çok önemlidir. Öte taraftan, Türkiye'nin enerji alanındaki reformlarının devam ettirilmesi ve özel sektör yatırımları için bir cazibe merkezi olmaya devam etmesi de gerekmektedir. Dünya Bankası olarak Türkiye enerji sektörüne desteğimizi yıllardır sürdürüyoruz, bu başarılı ortaklığın devamı için elimizden geleni yapma gayretimin sürecektir".

Hazine Müsteşar Yardımcısı Feridun Bilgin: "Hazine'nin bu alanda sağladığı dış finansman 1.7 milyar Dolar'a ulaştı"

Yenilenebilir Enerjide Yatırım, Finansman ve Teşvikler başlıklı oturumu yöneten Hazine Müsteşar Yardımcısı Feridun Bilgin de enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabilme konusundaki önemini vurgulayarak, ülkelerin ve uluslararası kuruluşların bu bilinçle değişik teşvik ve finansman yöntemlerini hayata geçirdiğini söyledi. Feridun Bilgin, enerji verimliliği ve yenilenebilir yatırımlarına yönelik dünya çapında uygulanan destekleri şöyle özetledi: "Belirli dönemler için üreticilere garanti edilen fiyat tarifeleri, yenilenebilir kaynakların toplam üretim veya kapasite içindeki payı için asgari kota değerleri belirlenmesi, maliyetlerin nispi olarak azaltılması için uygulanan vergi indirim ve muafiyetleri, değişik yatırım ve işletme dönemi sübvansiyonları, hibeler, krediler ve finansman destekleri verilmesi şeklinde çeşitli ve çok sayıda destek mekanizması uygulamaya konmuştur. Öte yandan; bütün bu uygulamalarla verilmekte olan desteklerin ölçüsü; kamu maliyesine, enerji piyasasına ve enerjiyi kullanan nihai tüketicinin fiyat ve rekabetine yönelik etkileri de günümüzde çokça tartışılmakta ve bazı ülke örneklerinde olduğu gibi bu tür teşvik ve desteklerin sınırının ne olması gerektiği hususu da önemle değerlendirilmektedir". Hazine Müsteşarlığı'nın yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği yatırımlarının finansmanı amacıyla uluslararası kuruluş ve fonlardan uygun koşulda finansman temini ve bunun özel sektöre aktarılması konusunda önemli çalışmalar yürüttüğünü de sözlerine ekleyen Feridun Bilgin, "Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Alman Kalkınma Bankası, İslam Kalkınma Bankası gibi iki ve çok taraflı kalkınma bankaları ile Uluslararası Temiz Teknoloji Fonu'ndan Müsteşarlığımız aracılığıyla sağlanan toplam finansman, taahhüt bazında bugün itibarıyla yaklaşık 1.7 milyar Amerikan Dolar'ı seviyesine ulaşmış bulunuyor. Müsteşarlığımızın girişimleriyle ülkemizin Temiz Teknoloji Fonu'nun uygun koşullu finansman imkanlarından yararlanan ilk ülke olması da son derece önemli bir gelişmedir" dedi.

Daruma Finans yöneticilerinden Can Atacık: "YEK Değişiklik Teklifi'nde, 'Finansörün İşe Müdahale Hakkı' konuları sorunlu noktalar"

Yerli ve yabancı yatırımcılara hem borç, hem de sermaye finansmanı danışmanlığı sağlayan Daruma Finans yöneticilerinden Can Atacık da, YEK Değişiklik Teklifi'nin mutlaka çıkması gerektiğini, ancak kendi içinde varolan sorunlarını çözerek ve (yeni bekleyişlere meydan vermemek için:) "yönetmelikleriyle aynı anda" çıkması gerektiğini söyledi... YEK Değişiklik Teklifi'nin son halinde "alım fiyatları", "garanti mekanizmasının nasıl işleyeceği" ve "Step-in-rights (Finansörün işe müdahale hakkı)" konularının sorunlu noktalar olarak göze çarptığını belirten Atacık şunları söyledi: "Finansörün işe müdahale hakkı (Step-in-rights) dediğimiz konu, hiç konuşulmayan, ama bankaları ciddi olarak endişeye düşüren bir konu... Eğer bir yenilenebilir proje iflas edecek olursa, onun finansmanını üstlenmiş olan bankalar proje yönetimini nasıl alacak, onu yeniden nasıl hayata geçirecek, nasıl verimli hale getirebilecek? Bunun açıklığa kavuşması lazım... Kanundaki bir diğer sorunlu nokta, fiyat konusu... Sadece yatırımcılar daha fazla kazansın diye değil, 'alım fiyatı', bir projenin ne kadar borç alabileceğini de belirler. Rüzgarda bu çok bariz bir şekilde görülüyor: Eğer daha fazla yenilenebilir enerji istiyorsak, kapasite faktörü belli miktarın altındaki projeleri de hayata geçirebilmek için daha yüksek bir fiyat garantisi gerekiyor. Keza, hidrolar için de geçerli bu... Güneşte ise zaten çok kibar bir şekilde, şu anki teklifte var olan alım fiyatına bakıldığında, 'Teşekkür ederiz ama şimdi güneş çiftliği yapmanızı istemiyoruz!' diye bir mesaj veriyorlar, o yüzden ona hiç girmeye gerek yok! Garanti mekanizmasının nasıl çalışacağı ile ilgili soruna gelince: Eski kanunda yoktu, yeni kanunda buna birazcık açıklık getiriliyor, ama yine zayıflıklar var. Hatta ben biliyorum, büyük sponsorlardan bazıları geçtiğimiz aylarda fiyatlar düştüğü zaman EPDK'yı aradılar; 'Biz garantiden faydalanmak istiyoruz, nasıl faydalanabiliriz!' dediklerinde, yönetmelikler henüz yazılmadığı için EPDK çalışanları mecburen 'Valla bilmiyoruz!' demek zorunda kalmışlar. Dolayısıyla, bu bahsettiğim üç konu da çok önemli... Bir projeyi 'kefaletsiz, sadece o projenin nakit akışına dayalı olarak' finanse etme modelinin özellikle altyapı yatırımlarında ve enerji yatırımlarında çok kullanılan bir model olduğunu anımsatan Atacık, ilk aşamalarda (birçok sponsorun bütçesinin kaldırmayacağı kadar) çok yatırım gerektiren, gelirlerin ise uzun vadede geldiği bu modele uygun finansman yapabilmek için bankaların haklı olarak bazı şeyleri garanti altına almak istediğini belirtti ve şöyle sürdürdü: "Bir tanesi, yatırım maliyeti ve süresi... Bunu iyi bir taşerona vererek projenin zamanında, söylenilen maliyette, söylenilen miktarda enerji üretecek şekilde bitmesini görmek istiyorlar. Bu tarafını yapmak mümkün ve bunun kanunla pek alakası yok. İkincisi, nakit akışında giderleri ve gelirleri garanti altına almak istiyorlar. Bilindiği gibi, yenilenebilir enerjide giderlerde problem yok; rüzgar bedava, su bedava veya katkı payınız varsa bunun ne olduğu baştan belli. Ama bizim zayıflığımız, gelirleri garanti altına alma konusunda... YEK Değişikliğinin önemli rolü de bu olacaktı. Yurtdışındaki proje finansmanı uygulamalarında gelirler beş-on senelik uzun vadeli ikili anlaşmalarla garanti altına alınıyor. Bizde ikili anlaşma olmadığı için (daha doğrusu: bizde yeni yeni oluşmaya başlayıp, 'bir-iki sene vadeli' zayıf anlaşmalar olduğu için) kanunun buradaki rolü çok önemliydi. Kanun fiyat garantisini vererek ikili anlaşmalar olmadığı zaman bankalara gelirin garantide olacağını söylüyordu. Bankalar bu geliri garanti altına alamayınca, sponsorla beraber bir piyasa riski alıyorlar. Dolayısıyla sadece o projenin nakit akışına dayanmak istemiyor, sponsordan ek bir kefalet istiyorlar. Türk bankalarını aslında burada takdir etmek gerek; yabancı bankaların birçoğu buna girmekte tereddüt etti ve hala da tereddüt etmekte, ama Türk bankaları Türkiye'yi tanıdıkları ve piyasaya güvendikleri için birçok projeyi bir şekilde finanse etmenin yolunu buldular. Bu noktada şunu da belirtmek gerek: Küçük projelerde proje finansmanı sağlanamadığı için bu kefalet olayı büyük sorun. Özellikle birçok yatırımcının 5-10 MW'ı olsa bile buna verecek bilançosu olmuyor. Veya oraya verecek olsalar, diğer işlerinde büyüyemiyorlar. Bu noktada belki çok uluslu bankalara, Dünya Bankası, EBRD gibi bankalara biraz görev düşüyor. Onlar da belki küçük projeler için Türk bankalarının kullandırdığı türden, KOBİ'lere destek amaçlı kefaletsiz finansman ürünleri geliştirebilirler".

Natixis, Pramex International Türkiye Temsilcisi Rıza Kadılar: "Desteklere evet, ama artı değer yaratması şartıyla!" 

Fransa merkezli yatırım bankası NATIXIS'e bağlı uluslararası danışmanlık firması Natixis Pramex International'in Türkiye temsilcisi Rıza Kadılar da bu oturumda konuşmacılar arasındaydı. Yenilenebilir enerjinin günümüz enerji politikalarının oluşumunda son derece önemli yer tuttuğunu, o nedenle de değişik destek sistemleri ve hedeflemelerin ana konusu haline geldiğini belirten Kadılar, "Bu noktada Türkiye'nin güneşteki, rüzgardaki 2023 hedeflerinden bahsederken Avrupa'da saptadığımız yeni bir gelişmeyi de gözden kaçırmamak gerekiyor: Çok büyük teşvikler vererek, devlet kaynaklarıyla bu alanları destekleyen birçok ülke verdiği destek fiyatlarında geri adım atmak zorunda kaldı" diye konuştu. Kadılar şöyle sürdürdü: "İspanya, Fransa vs... geriye dönüp baktılar, biz ne yaptık diye... Evet, bir tarafta stratejik bir hedef vardı; karbon ekonomisine geçeceğiz, enerji arzımızı belli bir noktaya getireceğiz vs.. Ama bir de şöyle bir gerçek var: Yaptığımız her şeyin bir artı değer katması; artı istihdam, artı teknoloji yaratması lazım. Avrupa Enerji Konseyi'nin yaptığı bir çalışma var: Almanya ve Çin bu konuda hem istihdam yaratan, hem de teknoloji ihraç eder konuma gelmiş ülkeler olarak gösteriliyor. Fransa ise kendi analizinde maalesef çok da doğru yapamadığını; yaptığı bütün bu teşviklerle enerji dağılımını değiştirmekle beraber yeni istihdam, yeni teknoloji konusunda arzu ettiği seviyeye gelemediğini itiraf ediyor. Şimdi bütün bunları ortaya koyar ve hedeflerimizi belirlerken (tabii ki biz de belli şablonlarla ilerleyeceğiz ama) o enerjiyi rüzgardan elde etmenin yanısıra o teknolojiyi ülkemizde geliştirecek ve o bilgi birikimini ülkemizde sağlayacak adımları da atmamız gerekiyor".

Polat Enerji Genel Müdürü Zeki Eriş: "İşletmelerin aldıkları elektriğin rüzgardan temin edildiğini gösteren 'Sertifikalar' yetkili mercilerden mi, yoksa 'renkli printer'dan mı alınıyor?!"

Global Enerji Derneği'nce 21-22 Ekim tarihlerinde Ankara Sheraton'da gerçekleştirilen "Uluslararası Yenilenebilir Enerji ve Enerji Verimliliği Kongresi", kürsüdeki konuşmacıların yanısıra dinleyici koltuklarında yer alan katılımcıların da önemli katkılar yaptığı doyurucu bir etkinlik oldu... "Dünyada ve Türkiye'de Yenilenebilir Enerji'nin Geleceği" ile ilgili değerlendirmelerin aktarıldığı 1. Oturum'un sonunda mikrofon dinleyiciler arasında dolaştırılırken Polat Enerji Genel Müdürü Zeki Eriş, söz alarak yenilenebilir enerji kullanımı ve karbon sertifikasyonu konusunda çoğu kişinin kafasını kurcalayan bir soru işaretini tartışma gündemini taşıdı... Oturum başkanlığını yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Çimen'e yönelttiği soruda Zeki Eriş, bazı işletmelerin toptan olarak veya belli üretim şirketlerinden aldıkları elektriğin 'rüzgardan temin edildiğini', renkli printer çıkışıyla kağıtlara basıp çerçeveleyerek 'herkese ilan ettiğini' söyledi ve şöyle sürdürdü: "Birçok tüketici, işletmelerin duvarlarına asılmış bu yazıların gerçekliği konusunda bize tereddütlerini iletmeye başladılar: 'Siz gerçekten bu şirketlere elektrik satışı yapıyor musunuz? Bu sertifikaların anlamı, gerçeklik derecesi?' sorularıyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu konunun kanuni bir düzenlemeyle zapturapt altına alınması gerektiği kanaatindeyiz. Bakanlık olarak böyle bir çalışma planlıyor musunuz?"

ETKB Müsteşar Yardımcısı Selahattin Çimen yanıtında, mevcut YEK Kanunu'nda bir sertifikasyon mekanizmasından söz edildiğini anımsatarak, "Sertifika almış bir kişinin bunu hak edip etmediği ya da buna dayanarak sosyal sorumlulukla, 'Ben yenilenebilir enerji projelerine destek vermek istiyorum, o nedenle yenilenebilir enerji almak istiyorum!' diyen bir tüketicinin gerçekten arzu ettiği ürünü alıp almadığının sıkı şekilde ve mutlaka denetlenmesi, böylelikle sürecin sağlıklı çalışmasının sağlanması gerekiyor" dedi. Çimen şöyle sürdürdü: "Gerek YEK Kanunu'ndan sonra, gerekse bugün devreye girmiş olan yenilenebilir enerji potansiyeline, halen lisans almış veya yatırım süreci devam eden yenilenebilir enerji kaynak potansiyeline baktığımız zaman, bu konunun önemi açık. Bu tür aksamalar varsa elbette bakmak gerekir. Mevcut yasal düzenlemelerin belki üzerinden bir kez daha geçilirse, aksaklıkların giderilebileceğini düşünüyorum. Ayrıca biliyorsunuz, üretilen bütün elektrik enterkonnekte sisteme veriliyor. Sonuçta tüketicinin tükettiği elektriğin bizatihi bir rüzgar santralinde ya da hidroelektrik santralde üretildiğini ispat etmek teknik olarak gerekli de değil, doğru da değil... Ama en azından faturalama aşamasında tüketicinin ödediği o faturanın bir yenilenebilir enerji santralinde enerji üretene gitmesini temin edecek mekanizmanın kurulması önemli... Bugün birçok yurtdışı piyasada da görüyoruz; gerçekten toplumda sosyal bilinç, duyarlılık geliştikçe farklı bir teşvik-destek mekanizması bu bilinçle beraber kendiliğinden geliyor".